Diyabetin psikolojik sonuçları nelerdir?

Diyabetin psikolojik sonuçları nelerdir?

Diyabet tanısının, fiziksel sonuçlarının yanı sıra psikolojik etkileri de olur. Bunlar dolaylı olarak ailenizi, dostlarınızı ve neredeyse çevrenizdeki herkesi etkileyebilir. Herkesin diyabet teşhisine verdiği tepki ...

14 Ağustos 2011 - 15:26

Diyabet tanısının, fiziksel sonuçlarının yanı sıra psikolojik etkileri de olur. Bunlar dolaylı olarak ailenizi, dostlarınızı ve neredeyse çevrenizdeki herkesi etkileyebilir. Herkesin diyabet teşhisine verdiği tepki farklıdır. Aynı kişinin tepkisi dahi zaman zaman farklılık gösterebilir. Bu bölümde önce insanların tanıya nasıl anlamlar yükledikle­rini anlamaya çalışacak, sonra da inkâr, heyecan, rahatla­ma, depresyon, kızgınlık ve stres dâhil olmak üzere verilen duygusal tepkileri inceleyecek ve bunlarla başa çıkma­ya yönelik ipuçlanndan bahsedeceğiz.

Diyabet olduğunuzu öğrendiğinizde kendinizi nasıl hissettiniz?
Duygularınız çok inişli çıkışlı olabilir. Tabii ki nasıl tep­ki verdiğiniz, bir ölçüde olayların ne kadar ani geliştiğine bağlıdır, ancak tanıya ve diyabetle yaşamaya verdiğiniz tepkileri etkileyen pek çok başka faktör de bulunmaktadır. Bu faktörler, kişinin herhangi bir zamanda nasıl bir tepki vereceğinin önceden tahmin edilmesini zorlaştırır.

Diyabet tanısı konulmadan önce sorunlarınızla nasıl başa çıkıyordunuz? Genel olarak yaklaşım tarzınız neydi? Sakin mi yoksa sinirli miydiniz? Israrcı mıydınız yoksa ko­lay mı vazgeçiyordunuz?
Günlük hayatta karşılaştığınız sorunlan çözme tarzınız, diyabet ve tedavisine dair yaklaşımınızı belirler. Duygusal açıdan nasıl tepki vereceğiniz, yaşınızla da yakından ilgi­lidir. Diyabet öncesi genel fiziksel sağlığınız ile aileniz ve dostlannızla olan ilişkileriniz de yaklaşımınızı belirlemede bir fikir verebilir.

Teşhis konulduktan hemen sonra, insanlar çoğunlukla şoka girerler. Geçici olarak, sorunlarla başa çıkma yöntem­lerinin artık işe yaramadığını düşünür ve ne yapacaklannı bilemeyerek keder, üzüntü, korku gibi karmakarışık duy­gular içine girerler. Sonunda bu kriz safhası geçer ve bu durumu nasıl hayatlarının bir parçası haline getirebilecek­lerini düşünmeye başlarlar. Bu noktada sürekli dikkat ge­rektiren daha uzun vadeli zorluklar ortaya çıkabilir.

Tanıyı anlamak
İnsanlann sağlık konusunda olduğu gibi, hastalık hak­kında da bazı inançlan vardır. Psikologlar bu inançların belli bir model izlediğini göstermişlerdir: (1) Tanı ve belir­tiler hakkındaki inançlar (2) Hastalığın ciddiyeti hakkın­daki inançlar (3) Ne kadar uzun süreceği konusundaki inançlar (4) Hastalığa neyin neden olduğuna dair inançlar (5) Tedavi edilip edilemeyeceğine veya tıbbi müdahale ge­rektirip gerektirmediğine dair inançlar.

İnsanlann hastalık hakkında sahip olduklan inançlardan özellikle ikisi, uzun dönemli olarak alışma sürecinin nasıl seyredeceğini belirleyecektir: Hastalığın nedeni konusunda­ki (Neden oldu?) ve kontrol altına alınıp alınamayacağı hakkındaki inançlar (Başa çıkmak için ne yapabilirim?).

Neden oldu?
Çok sayıda araştırmacı, akut veya kronik hastalıklan olan kişilerin, bu hastalığa nasıl yakalandıkları konusunda kendilerince bazı düşünceler geliştirdiklerini ileri sürer. Di­yabet gibi kronik hastalıklar söz konusu olduğunda sahip olunan inançlar arasında ilahi takdir, stres, fiziksel yara­lanma, hastalığa sebep olan bakteriler gibi nedenler bulun­maktadır. İnsanın bundan ötürü birisini suçlayıp suçlama-dığı, eğer böyle bir düşüncesi varsa kabahati kimde buldu­ğu oldukça önemlidir. Bu konuda kendisini mi, başka bir kişiyi mi, çevreyi mi suçlamaktadır?

Araştırmacılar, hastalığını kontrol altına alabileceğini düşünen kişilerle bu konuda ümitsiz olanlan karşılaştırdı­lar. Kontrol hissi, olumlu bir bakış açısı geliştirme, yeme alışkanlıklarını değiştirme, bilgi edinme ve oluşabilecek herhangi bir yan etkiyi önlemeye yönelik tedbirler alma gi­bi olumlu tesirlerin oluşmasını sağladı.

Başa çıkma yöntemleri
Diyabet tanısıyla başa çıkmak, aslında hayatın içinde karşılaştığımız stres verici başka bir olayla mücadele etme­ye benzer. Araştırmalar, başa çıkmak için çaba gösterme­nin, bu kronik hastalığa “tehdit edici” veya “zor” gibi bir değer biçmekle başladığını ortaya koymuştur. Peki hangi yöntemler hastalığa psikolojik olarak iyi hazırlanmayı ko­laylaştırmaktadır? Araştırmalara göre, çekinceli bir başa çıkma yöntemi, psikolojik sıkıntıya yol açtığı için hastalı­ğa karşı olumsuz tepkiler geliştirilmesine neden olmakta­dır. Bu durumda, hastalığı unutmaya çalışma, “ne olursa olsun” diyerek tepki verme, pasif kabullenme, insanlardan kaçma, başkalannı veya kendini suçlama gibi olumsuz yaklaşımlar da ortaya çıkabilir.

Kronik hastalıklarda, kişinin problemden kendini so­rumlu tutması oldukça sık görülen bir durumdur. İnsanlar genellikle diyabete kendilerinin sebep olduklannı düşünür­ler. Bir açıdan haklıdırlar da. Sigara içmek, kötü beslen­mek, egzersiz yapmamak gibi davranışlar kimi hastalıkla­ra davetiye çıkarabilir. Fakat insanın kendini suçlamasının iyileşmesine ne gibi bir yararı olabilir? Bazı araştırmacılar, kendini kınamanın depresyona sebep olacağını belirtmek­tedirler. Kendilerini suçlayan bireyler, bu durumu önlemek için sürekli ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini düşün­dükleri için, diyabet olmayı kolay kolay kabullenemezler. Diğer yandan, kendini suçlamanın duruma intibak etmeyi kolaylaştıran bir tarafı da vardır. Kişinin, yakalandığı has­talığın kendi hatası olduğunu düşünmesi, çoğu zaman bu­nu kontrol altına almak için gereken çabayı göstermesini sağlamaktadır. Bu tür duygular, hastalıkla barışma yoluna dönüşmektedir. Sonuç olarak, kendini suçlama davranışı, bazı durumlarda hastalığa intibak ettirici bir özelliğe sahip­ken, bazen de tersine etki gösterir.

Hastalığın nedenini anlamak ve olası etkileri kavra­mak, duruma belli bir anlam kazandırır. Bu da, diyabetle başa çıkma ve ona uyum sağlama sürecine yardımcı olur.

İnsanın yaşadığı bir sorunu inkâr etmesi görülmedik bir durum değildir. Açık belirtilere rağmen, hastalığınızı ilk öğ­rendiğinizde bunu inkâr etme yoluna gidebilirsiniz. İnkâr tepkisi özellikle diyabet söz konusu olduğunda daha riskli hale gelir, çünkü durumunu kabullenmeyen kişi tedavi için gerekenleri yapmaz. Zamanında kontrol altına alın­mayan diyabet ise, kısa ve uzun vadeli komplikasyonlara neden olabilir.

İnkâr yoluna giden kişiler, bunu farklı şekillerde ortaya koyabilirler. Bazıları tedavinin gerekliliğini bütünüyle red­dederler. Böyle bir durumda, diyabetin kontrol altına alına­bilmesi iyice zorlaşır. Bazı kişiler ise, tedavinin bazı kısım­larını görmezden gelirken, diğerlerine uymakta sakınca görmezler. Örneğin, ilaçlarını alır ama uygun şekilde bes­lenmezler. Bir de, belirtilerin veya diyabetle ilişkili kompli-kasyonlann ilerlediğini inkâr edenler vardır. Örneğin, bu­lanık görmeye başlayan biri, bunu doktoruna söylemez. Bu davranış, doktorun daha ciddi bir sorunu teşhis etme­sini geciktirmeye yönelik bir girişim olabilir.

Ne var ki inkâr, bir parça koruyucu işleve de sahiptir. Örneğin, tam konulmasından hemen sonra, kişinin karşı­laştığı sorunlarla başa çıkma yetisinin en az olduğu bir dö­nemde yaşadığı stresi azaltır. Kişi durumunu kabullenme­diği için yoğun bir stres içine girmez. İnkâr aynca hastalı­ğın hoşa gitmeyen belirtilerini ve tedavinin yan etkilerini azaltmaya da yardımcı olur. Bireyin hastalığa alışana ve bunun getirdiği kısıtlamalara daha gerçekçi tepkiler verebi­lecek duruma gelene kadar hissedebileceği korku ve endi­şeyi maskeler.

Sonuç olarak inkâr, insanların ilk anda verdikleri yo­ğun duygusal tepkilerin şiddetini azaltabilir. Ancak ilerleyen dönemlerde, kişinin tedavide gerekli inisiyatifi göster­mesine veya sorumluluk almasına engel olabilir.

Endişe
* Çok korkuyorum. Bir türlü huzur duyamıyorum. Bununla başa çıkabileceğimi hissedemiyorum.
* Hep kötü bir şeyler olacak diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kendimi çok aciz hissediyo­rum.

Tanıdan hemen sonra görülen tepkilerden biri de endi­şedir. Endişe, doğası gereği sıkıntı verici olmasının yanı sı­ra, kişinin normal işlevlerini yerine getirmesini de engeller. Endişeli kişiler, henüz tedavi başlamadan duygusal açıdan yıpranabilirler. Endişe düzeyi yüksek diyabetliler, kan şe­keri seviyelerini iyi bir şekilde kontrol altında tutamadıkla­rını ve belirtilerin arttığını ifade etmişlerdir.

Tetkik sonuçlarını beklerken, tanı konulması esnasın­da, tıbbi işlemler gerçekleştirilirken ve yan etkilerin ortaya çıktığı sırada endişe en yüksek seviyededir. Endişe aynca, insanların hastalıkları nedeniyle yaşam tarzlarını değiştir­meleri gerektiğini anladıklarında, artık doktora bağımlı olarak yaşayacaklarını hissettiklerinde veya hastalık hak­kında fazla bilgileri olmadığında artar.

Tanıyla birlikte ortaya çıkan endişe, zaman içerisinde azalabilirken; olası komplikasyonlar ve bunların iş ve sos­yal hayat üzerindeki etkilerini düşünmek endişe düzeyini yeniden arttırabilir.

Rahatlama
* Şaşkınlık içinde çok büyük bir rahatlama hisset­tiğimi hatırlıyorum. Sonunda bunca aydır neden bu kadar keyifsiz olduğumu anlamıştım. Neler ol­duğunu öğrenmek ve birilerinin sorunumu anla­ması bana huzur verdi.
*Teşhisi duyduğumda rahatladım doğrusu. Ar­tık hastalığımın adı konmuştu ve bir şeyler yapı­labilirdi.»
*Bazı insanlar diyabet teşhisiyle birlikte rahatlama his­sederler. Rahatlamanın sebebi, bir sorunları olduğunu fark etmelerine rağmen, bunun neden kaynaklandığını bileme­dikleri dönemi geride bırakmış olmalarıdır. Kendilerinde bir süredir bazı değişiklikler hisseden kişiler, tanıyla birlikte, doğru tedavi uygulandığı takdirde iyileşebileceklerini dü­şünerek rahatlarlar. Rahatsızlıklarının “psikolojik” olduğu­nu düşünen kişiler de, böylece kendilerini neden iyi hisset­mediklerini anlamakta ve ruhsal bir problem yaşamadıkla­rına kanaat getirmektedirler.

Depresyon
Kendimi çok mutsuz ve umutsuz hissediyorum. Hayatımda birçok değişiklik yapmam gerekiyor. Gelecekten ve diyabete bağlı sonuçlardan korkuyorum.
*Ben ne işe yarıyorum ki? Ne kendime ne de çevremdekilere bir yararım var. Kendimi işe yara­maz biri olarak görüyorum.

Yukarıdaki ifadeler, depresyona giren diyabetlilerin sözleridir. Diyabeti olan kişilerde depresyona rastlama ola­sılığı, genel nüfustan üç kat fazladır. Diyabetli kişilerin en az % 15′inde depresif belirtiler görülmektedir. Depresyon ruh sağlığının yanı sıra, hem yetişkinlerde hem de çocuk­larda, kendi kendini idare etme yetisini ve kan şekeri dü­zeyini kontrol altına alma azmini olumsuz yönde etkile­mektedir. Ne var ki, genellikle diyabetli kişilerin yaşamak­ta oldukları depresyon görmezden gelinir.

Depresyonun belirtileri nelerdir?
Depresyonun birçok belirtisi bulunmaktadır. Aşırı üzüntü, cesaretsizlik, melankoli hali, diyabetle ve tedaviy­le ilişkili olmayan iştahsızlık, çok az veya çok fazla uyu­mak, sosyal faaliyetlerden tamamıyla uzak durmak, sık sık ağlamak, sürekli geçmişteki olayları düşünüp hayıflan­mak, umutsuzluk ve karamsarlık gibi belirtiler depresyo­nun işareti olabilir.

Aynca sebepsiz yere çok fazla öfkelenip kızmak; kor­kularda aşmlaşma; kişinin kendisini yetersiz ve değersiz hissetmesi; işine, ailesine veya hayatında yeri olan her­hangi bir şeye karşı ilgisini kaybetmesi; hastalık veya te­daviyle ilgili olmayan güçsüzlük ve halsizlik; düşünme, konuşma yetilerinde veya tepkilerde genel bir yavaşlama gibi belirtiler de depresyondan kaynaklanabilir. Bu belirti­lerin yoğunluğu arttıkça, depresyonda daha da belirgin ha­le gelir. Kişinin kendisine yardım edebilmesi için bir an ön­ce harekete geçmesi gerekir.

Depresyonla nasıl başa çıkabilirsiniz?
Yüksek kan şekerinin depresyonu şiddetlendirdiğini bil­mek önemlidir. Bu nedenle depresyonu hafifletmenin ilk aşamalarından biri, kan şekerinizi çok sıkı kontrol altına almaktır.

Depresyonla başa çıkmaya yönelik etkin strateji ve tek­nikler, depresyona girmenizi de önleyecektir. Ne var ki bu, bir daha hiç sıkıntı duymayacağınız anlamına gelmez. Ye­niden aynı şeyleri yaşabilirsiniz ama bu kez ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuzdur.

Öfke nedir?
Ulaşılması gereken bir hedefe veya isteğe engel olan şeyler insanda hayal kırıklığı yaratır. Bunun sonucunda, öfke olarak adlandırdığımız gerilim ve düşmanlık hisleri ortaya çıkabilir. Öfkeyle başa çıkmayı öğrenirken, öncelik­le öfkenin her kişinin zihninde ona özel bir biçimde oluş­tuğunu bilmelisiniz. Öfke olaylann değil, düşüncelerin so­nucunda ortaya çıkar. Sizi öfkelendiren olayın kendisi de­ğil, sizin onu yorumlama biçiminiz, düşünce şekliniz veya o olay hakkındaki hislerinizdir.

Farklı öfke biçimleri var mıdır?
Öfkeyle başa çıkmayı öğrenirken, bu duygunun üç fark­lı şekilde yaşandığını bilmek size yardımcı olabilir. Böylece, ortaya çıkan öfkeyi daha kolay tanımlayabilirsiniz.

Birinci tür öfke, saldırgan, kontrolsüz bir duygu ifadesi olan hiddettir. Büyük ihtimalle bu, yaşayabileceğiniz en yoğun öfke türüdür. Bu tür öfke, bir patlamayla dışavuru-lur. Hiddet, zaman içerisinde oluşan yoğun bir fiziksel enerjinin yıkıcı bir biçimde salıverilmesidir.

İkinci tür öfke, içerlemedir. Kişi genellikle bu duyguyu içinde yaşar. İçten içe bir kişiye veya objeye yöneltilen ve hiçbir zaman dışa vurulmayan bir duygudur. İçerleme ki­şiyi gizli gizli rahatsız eder ve hiddetten çok daha fazla psi­kolojik ve fizyolojik zarar verebilir.

Üçüncü tür öfke ise kızmadır. Bu, genelde daha uygun ve olumlu bir öfke türü olarak görülür. Hiddetin tersine, kontrollü bir biçimde dışa vurulur.

Bu üç tür öfke, bir arada veya birçok biçimde ortaya çı­kabilir. Öfkenin farklı görünümleri anlaşıldığında, kişi bu duyguyla karşılaştığında neler hissettiğini kolayca teşhis edebilir ve durumun üstesinden daha kolay gelir.

Öfkeye ne sebep olur?
Diyabeti olan kişiler için, hastalığın gerektirdiği ekstra kişisel bakım, öfke sebebi olabilir. İstediğiniz her şeyi yiye­memek sizi kızdırabilir. Diyabetin hayatınıza birtakım kı­sıtlamalar getirdiğini düşünmek öfkelenmenize yol açabilir. Ailenizin sizi yeterince anlamadığını veya çok fazla ko­rumacı davrandığını düşünerek öfkelenebilirsiniz. Diğer yandan, ne kadar çaba harcarsanız harcayın, kan şekeri­nizi istediğiniz seviyede tutamamak da sizi kızdırabilir. İn­sanların, içinde bulunduğunuz durumu bilmeden, düşün­cesiz yorumlar yapmaları sizin için bir öfke sebebi olabilir. Tabii ki öfkeyle başa çıkmadan önce, bu duygunun farkın­da olmalı ve öfkenizi yenmekle diyabetin ortadan kalkma­yacağını kabullenmelisiniz.

“Neden ben?”
Diyabetli kişilerin sık sık sordukları biri soru vardır: “Neden ben?” Bu soru, kişinin yaşadıklarından ötürü bir haksızlığa maruz kaldığını düşünmekte olduğunu ima eder. Hatta birilerini bu durumdan sorumlu tutuyor da ola­bilir. Oysa bu tür bir duygu içinde olmanın, durumu dü­zeltme yönünde hiçbir etkisinin olmadığı açıktır. “Neden ben?” diye sormak, size herhangi bir şekilde yardımcı ol­maz. Şu durumda artık ne yapmak gerektiğini sormanız çok daha iyi olacaktır.

Suçluluk
*Bazen aileme yük olmaktan ötürü suçluluk du­yuyorum. Özellikle de diyetimi bozduğum zaman­larda…
*Sağlık sorunu olmayan arkadaşlarımı ve başka insanları kıskanıyorum, Bu durum suçluluk hisset­meme neden oluyor.

Suçluluk, diyabeti başanlı şekilde kontrol altına almanı­zı engelleyen çok yıpratıcı bir duygudur. Kendinize duydu­ğunuz güveni azaltır ve duygusal kaynaklarınızı tüketir. Suçluluğun nasıl geliştiğini ve neden kaynaklandığını fark ederek, olumlu ve gerçekçi düşünerek bu duygunun şiddetini azaltabilir, hatta bunu tamamen ortadan kaldırabilirsi­niz. Böylece dikkatinizi hastalığı kontrol altına almaya yönlendirebilirsiniz.

Suçluluk duygusu genelde iki şekilde görülür. Birincisi, yanlış yapma duygusudur. Hata yapma ya da yapılmama­sı gereken bir fiili işlemiş olma durumda hissedilir. İkinci­si, kişinin kendisini kınamasından kaynaklanan “kötü ol­ma” duygusudur ve daha fena bir duruma işaret eder. İn­sanın bir hata yaptığında kendisini kötü hissetmesi normal ve anlaşılabilir bir durumdur. Fakat kendisine “kötü” oldu­ğunu söyleyip durmak, çok daha derin bir suçluluk duygu­su oluşturur.

Diyabetli kişiler birçok nedenden ötürü kendilerini suçlu hissederler. Diyabetin oluşmasına yol açan şeylerden birini yapmaktan (kötü beslenme) veya hastalığından ötürü aile içinde huzursuzluğa sebep olmaktan dolayı kişi kendisini suçlu hissedebilir. Sonuç olarak suçluluk, oldukça yıkıcı bir duygudur. İnsanı fiziksel ve duygusal açıdan tüketerek di­yabetle başanlı bir şekilde mücadele etmesini engeller.

Stres
Hepimiz hayatımız boyunca çok sayıda verici olaya maruz kalınz. Baskı, gerilim veya duygusal tepki olarak tanımlanan “stres” terimi, farklı kişiler için farklı anlamlar taşır. Stres, vücudumuzun gündelik hayat içinde ortaya çı­kan sıkıntılara bir tepki olarak verdiği cevaptır ve bunun sonucunda vücudumuzda bazı psikolojik ve fizyolojik de­ğişiklikler meydana gelir. Her gün uyum sağlamamızı ge­rektiren pek çok şey yaşanz. Gürültü, kalabalık, kötü bir ilişki, bir iş görüşmesi, zor bir işte çalışmak hatta işe gidip gelirken katlanılan trafik vs. bunların arasında sayılabilir. Bunlar “stres oluşturucu” olaylardır. Stres oluşturucu bir olaya karşı vücudumuzda meydana gelen değişiklikler, strese verdiğimiz tepkiyi gösterir. Stresin birçok tıbbi soru­na sebep olduğunu veya bunları şiddetlendirdiğini hepimiz biliyoruz. Diyabet de bunlardan birisidir. Aslında diyabet, hem strese neden olan hem de stresten oldukça etkilenen bir hastalıktır.

Stresin belirtileri nelerdir?
Stres, avuçlann aşın derecede terlemesine, kalp çarpın­tısına, boğaz kuruluğuna, yorgunluğa, mide bulantısına, kusmaya veya baş ağrısına sebep olabilir. Duygusal açı­dan da depresyon, korku, öfke, sinirlilik veya huzursuzluk biçiminde ortaya çıkabilir. Stres belirtileri, hem vücudunu­zu hem de duygularınızı etkileyebilen kompleks tepkiler olarak kendini gösterir.

Stres vücudu nasıl etkiler?
Stres, hayatta kalmaya yönelik doğal bir tepkidir. îçsel ve dışsal uyaranların etkisiyle tehdit edildiğinizi düşündü­ğünüzde vücudunuzda stres oluşur. Stres anında dolaşım sistemi hızlanır ve kan, vücudun farklı bölümlerine, özel­likle de vücudu korumaya yönelik sistem ve organlara hız­la hücum eder. Bu durum tansiyonu yükseltir. Kan akışı yön değiştirdiğinden, sindirim sistemine giden kan azalır; dolayısıyla sindirim süreci yavaşlar. Stres, aynca, kan da­marlarını büzerek kalp atışını hızlandınr ve yukarıda sayı­lan diğer fizyolojik belirtilerin oluşmasına yol açar.
Bu arada kişi titreyip terler. Yüzüne kan hücum eder ve vücudundaki adrenalin salgısı artar. Ağız kuruluğu ve mi­de bulantısı görülebilir. Solunum hızlanır, kişi derin nefes almakta zorlanır. Kalp hızla çarparken kaslar kasıldığı için baş ağnsı ve kramplar oluşabilir.

Strese maruz kalan vücut, kendisini fizyolojik açıdan hayatta kalmaya hazırlar. Bu bir “savaş ya da kaç” tepki­sidir. Stresi yok edecek şekilde tepki veremediğinizde, be­lirtiler şiddetini arttırarak devam eder. Stresi ortadan kal­dırmak için herhangi bir şey yapamamak, daha fazla stre­se neden olur. Böylece bir kısır döngü oluşur ve vücut hır­palanır. Birçok araştırmacı, uzun süreli stresin bağışıklık sistemini zayıflatacak kadar yoğun bir gerginlik oluşturdu­ğunu ifade etmektedir. Bu durumda vücut birçok hastalığa açık hale gelmektedir.

Stres diyabeti nasıl etkiler?
Stres, özellikle diyabetli kişiler için çok tehlikelidir. “Sa­vaş ya da kaç” tepkisinin doğal sonucu olarak salgılanan hormonlar, vücudu hızlı hareket etmeye hazırlar. Bu hor­monlar, vücudun enerji olarak kullanmak üzere depoladı­ğı kan şekerindeki glikojeni parçalar. Ne var ki diyabetli ki­şiler, bu fazladan glikozu etkin bir biçimde enerji olarak kullanamazlar ve kan şekerleri hızla yükselir.

Stresli zamanlarda kişinin kendisine iyi bakamama ih­timali de artar. Baskı altında olunduğunda, örneğin bir iş zamanında bitirilmeye çalışıldığında, kişi yemek yemeye vakit bulamayabilir. Yese bile, beslenme biçimine uygun gıdaları seçme fırsatı olmayabilir. Yine, “yapılacaklar” lis­tesinde çok daha önemli işleri olduğunu düşündüğü için, egzersize vakit ayırmayabilir. Zamanla maruz kaldığı stre­sin etkisiyle yeniden sigara içmeye başlayabilir veya bes­lenme biçimine hiç de uygun olmayan şeyler atıştırma yo­luna gidebilir. Bu davranışların hepsi, kan şekeri seviyesi­ni ciddi şekilde etkileyecektir.

Strese verilen duygusal tepkiler
“insanların anlayamadığı, benim de kabul ede­mediğim şey, kan şekerimin normalin biraz üzerin­de çıkmasından duyduğum yoğun korku ve şeke­rim düşene kadar hissettiğim stresti.”

Strese verilen duygusal tepkiler, fiziksel tepkiler kadar görünür olmayabilir. Stres kişinin başına geleceklerden en­dişelenmesine ve bir adım sonra neyle karşılaşacağından ürkmesine yol açar. Stresliyken olaylara ilginizi kaybede­bilir ve belli bir konuya odaklanamayabilirsiniz. Bu arada yeni bir şey öğrenmek de insana çok zor gelir. İnsan yeni bir işe girişmekten korku duyabilir, kendisini işten çekebi­lir veya asabileşebilir. Kendine güveninde de azalma olur.
Aynca sinirlenip üzüldüğünüz için yaşadığınız fiziksel belirtilerden ötürü (yüzünüzün kızarması, sesinizin titre­mesi vs.) de duyarlılık geliştirerek çok daha büyük bir stres altına girebilirsiniz. Strese girdiğinizde sık soluk alıp veriyorsanız veya kalbiniz çarpıyorsa, verdiğiniz bu fizik­sel tepkiler panik duygusuna kapılmanıza neden olabilir. Çoğu insanda, strese karşı hem fiziksel hem de duygusal tepkiler oluşur.

Stres iyi midir kötü müdür?
Stres iyi de olabilir, kötü de. İnsana fazladan enerji ver­diğinde faydalı olabilir. Araştırmalar, belli bir miktarda stresin, mücadele etmek için gerekli ve yararlı olduğunu gösterir. Stres, gücünüzü toplamanıza ve hayatınızı en iyi şekilde idame ettirmenize yardımcı olabilir. Fakat kontrol­süz hale geldiğinde, tüm enerjinizi tükettiği ve mevcut fi­ziksel ve duygusal sorunlarınızı daha da içinden çıkılma­yacak duruma soktuğu için oldukça yıpratıcı olur.

Diyabette strese ne sebep olur?
Diyabet pek çok şekilde strese neden olabilir. Örneğin kan şekeri seviyenizi “kusursuz” bir şekilde kontrol altın­da tutmak için kendinizi baskı altında hissedebilirsiniz. Di­yabetle birlikte ortaya çıkabilen sinirlilik hali, aile fertleri ve dostlarınızla ilişkilerinizi etkileyebilir. Tedavi sürecinde yaşadığınız sorunlar ile yeni beslenme biçiminize ve hayat tarzmızdaki değişikliklere uyum çabalan stres nedeni ola­bilir. Kısa veya uzun vadeli komplikasyonlar, diyabetli ki­şiler için sık rastlanan bir stres nedenidir. Kişi henüz bir komplikasyon yaşamasa bile, ileride yaşabileceği endişesi onu strese sokar. Ayrıca, sorumluluklannızı yerine getirip getiremeyeceğiniz konusunda hissedeceğiniz endişeler de stres oluşturabilir.

Her insanın strese tepki verme şekli farklıdır ve verdiği tepki farklı etkenlere dayanır. Yetiştirilme tarzınız, kendi­nize duyduğunuz güven, kendinizle ve yaşamla ilgili inançlannız, düşünce ve davranış biçiminiz strese verdiği­niz tepkiyi belirler. Hayata bakışınız, fiziksel ve duygusal durumunuz ve diğer insanlarla ilişkileriniz de tepkiyi şekil­lendirmede önemli bir rol oynar.

Özet olarak, herkesin stresle mücadele şekli kendine özgü ve bireyseldir ve bu yöntem, birçok düşünce ve dav­ranışın birleşimine bağlıdır. Son dönemde yapılan çalışma­larda stres, kişi ile dış dünya arasındaki etkileşim ve bire­yin olayları yorumlama ve değerlendirme biçimi olarak ta­nımlanmaktadır. Stresin sadece ortam, hastalık veya çev­redeki herhangi bir olayın sonucunda oluşmadığını göster­diği için, bu yeni tanımın yaygınlaşması stresle mücadele­de önemli bir adım olacaktır. Kişinin stres oluşturucu un­suru yorumlama biçimi, stresin kaynağı kadar önemlidir. Bu nedenle kişi, strese verdiği tepkiyi kontrol altına alma yetisine sahip olmayı öğrenmelidir.

Stresle nasıl mücadele edebilirsiniz?
Stres, zihni ve bedeni pek çok şekilde etkileyebileceğin­den, stres yönetimi diyabetle mücadele programının çok önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Stresin, kan şekeri seviyesi de dâhil olmak üzere, diyabeti birçok yönden et­kilediği bir gerçektir. Stresle mücadele için diyabet kontro­lüyle çatışmayacak stratejiler geliştirilmelidir. Bilindiği gibi sigara, alkol ve uygun olmayan ilaçları kullanmak ile ge­reğinden fazla yemek yemek, sık başvurulan fakat son de­rece yanlış mücadele stratejileridir. Bu tür davranışlar, dik­katinizi dağıtıp belli bir süre stresin etkilerini geciktirebilir. Ancak bunlar aynı zamanda size zarar verir ve stresle ya­pıcı şekilde başa çıkmanızı engeller. Peki, bu durumda ne yapılmalıdır?

Rahatlama teknikleri ve düzenli egzersiz, stresle mü­cadelede vazgeçilmez adımlardır. Olumlu düşünce de stre­si azaltmada etkilidir. Ancak stresle mücadelede gerçekçi olmak gerekir; gerginlik kontrol altına alınsa da, tamamen ortadan kalkmayacaktır. Bu durumda hedef, stres tepkisinin fiziksel ve duygusal etkileriyle daha iyi müca­dele etmektir. Aşağıdaki ipuçlan size bu konuda yardımcı olacaktır.

Korkular
Diyabet olduğunuzu ilk duyduğunuzda büyük ihtimal­le “Şimdi ne olacak? Gelecekte neler yaşayacağım?” diye düşünmüşsünüzdür.

Bunlar herhangi bir kronik hastalık teşhisi konu­lan herkesin aklına gelen sorulardır. Zaman geçtikçe, bu ilk sorulann bazılannın cevapları yavaş yavaş verilecek ve artık “diyabetli” hayatınıza alışmaya başlayacaksınız. İlk korkuları atlattıktan sonra, daha detaylı sorular üzerinde yoğunlaşan yeni korkulannız olabilir. Kendinize iyi baka­mama endişesi, uzun vadeli komplikasyonlan yaşama ih­timali veya başka olay ve tecrübeler sizi korkutabilir. Tüm bu korkulann yaşanması oldukça normal ve beklenilen bir şeydir. Her ne kadar korkulannız “normal” olsa da, bun­larla etkin bir biçimde mücadele edemezseniz zararlı hale gelebilirler.

Diyabeti olsun olmasın birçok insan iğneden korkar. Hatta sırf bu nedenle doktora gitmeyen kişiler vardır. An­cak insüline ihtiyacınız varsa, iğneden kaçmak gibi bir se­çeneğiniz olamaz.

însülin kullananların büyük bir çoğunluğu, insülin al­ma beklentisinin insülin iğnesi olmaktan daha kötü oldu­ğunu belirtmektedir. Üstelik, sağlık görevlileri size kendi kendinize iğne yapma konusunda rehberlik ederken, bu iş­lemin güvenli ve etkili yollannı göstereceklerdir. Böylece söz konusu süreç, olabildiğince kolay ve hızlı gerçekleşe­cektir. Aynca, eğer gerekirse, iğne korkunuzu yenmek için bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

Diyabeti olan pek çok insan, nöropati veya retinopati gibi fiziksel sorunların ortaya çıkacağından korkarak gün­lük faaliyetlerini sınırlamak zorunda olduğunu düşünür.

Birçok kişi de, diyabetle bağlantılı hastalıklardan ötürü sa­kat kalacağından korkar. Oysa bu tür sonuçlann gelişme­sini önlemeye yönelik tedbirler alınabilir.

Pek çok korkunun üzerinde dursak da, yaşadığınız tüm korkuların hepsine burada yer vermemiz mümkün değil. Ayrıca önerdiğimiz mücadele yöntemleri de korkuyla başa çıkmada kullanılabilecek tüm yöntemleri kapsamıyor.
Zaman zaman korkuya kapılmak son derece doğaldır. Küllendiğini sandığınız korkular, günün birinde yeniden su yüzüne çıkabilir. Önemli olan, korkuya teslim olmadan dizginleri ele almaktır. Unutmayın ki korku duymak nor­maldir. Ancak duyduğunuz korkunun sizi zayıflatıp müca­dele gücünüzü kırmasına izin vermemelisiniz.

Korkulannızı tanımaya çalışın. Bazı korkuları yenmek için davranışlarınızı, bazıları içinse düşüncelerinizi değiş­tirmeniz gerekecektir. Kontrolü ele aldığınızda, hem kendi­nizi daha iyi hissedecek hem de korkularınızın yavaş ya­vaş azaldığını göreceksiniz. Tüm bunlar, korkulannızın ta­mamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Ama çaba gösterdikçe korkunun şiddeti azalacak ve ne olursa olsun bununla başa çıkabileceğinizi bilmenin verdiği güvenle kendinize daha farklı bakacaksınız.

Bu haber 5697 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Muzun faydaları nelerdir?
Muzun faydaları nelerdir?
Oruç tutarken bu önerilere kulak verin
Oruç tutarken bu önerilere kulak verin